Moda,Trend,Stil

Moda,Trend,Stil

BUNLAR OLMAZSA OLMAZLARDANDIR BİR KADIN İÇİN. MODA BİR TUTKU,KİMİNE GÖRE BİR YAŞAM BİÇİMİ BELKİDE... --------------------------- SON TRENDLER,MODA HABERLERİ VE DANIŞMALIK HİZMETİ

Haute Couture’ün altın çağı

10/11/2007
Kategori: MODA TARiHi

Moda tarihinin en ihtişamlı dönemi olan “Altın Çağ” Dior’un savaş yıllarının maskülen ve sade durgunluğunun ardından onunla taban tabana zıt bir stilde yarattığı feminen çizgideki “New Look” koleksiyonu ile tüm moda dünyasını peşinden sürüklemesiyle başladı. Dior’un dışında Balenciaga, Norman Hartnell, Balmain ve Givenchy gibi moda evlerinin de houte couture tasarımlarıyla varlık sergilediği “Altın Çağ” 1957’de Christian Dior’un ölümüyle son buldu. Ancak moda dünyasında Dior’un yaktığı o ateş 1950’lerin sonunda doğan dev moda markalarının dünya çapındaki başarıları ve 60’lı yılların genç devrimci ruhu ile devam etti.

Christian Dior’un “New Look” koleksiyonunu yarattığı 1940 yılların sonunda Paris’teki Balenciaga, Balmain ve Fath gibi moda evleri tasarımlarının zerafetleri ve şıklıklarıyla tüm dünyanın ilgisini fazlasıyla üzerlerinde topluyorken, Londra ise Hardy Amies gibi modacıların kusursuz dikişli süitleri ve salon terzilerinin resmi kraliyet tuvaletleri ile ünlüydü.Dolayısıyla haute couture üretimi hem Fransa hem de Britanya için ülkenin prestiji ve ekonomisi adına tartışmasız çok önemli bir faktördü. Savaş yıllarına kadar varlıklı özel müşterilere geleneksel tarzda hizmet vermeye devam eden moda evleri savaş sonrasında yeni pazar arayışlarına girdiler. Yüzyıl ortalarına gelindiğinde parfüm koleksiyonları yaratmaya, butikler açmaya ve dünya çapında ünlenen tasarımlarının patentlerini almaya başladılar. 1950’lerin sonunda ise dönemin önemli moda evleri dev markalar haline geldiler.

Savaş Sonrası ve “Théâtre de la Mode”1939 Paris’inde aralarında Chanel, Schiaparelli ve Balenciaga’nın da bulunduğu 70 adet kayıtlı moda evi mevcuttu. Bu gösterişli endüstri Fransa’nın savaşa katılması ve Paris’te savaşın varlığının hissedilmeye başlanmasıyla bir hayli sarsıldı. O dönemde Almanlar haute-couture üretimleri Berlin’e taşımayı amaçladılarsa da, Paris Couture Sendikası Başkanı Lucien Lelong bu duruma “Couture ya Paris’tedir, ya da hiçbir yerde” diyerek karşı koydu. 1945-46 yıllarında Parizyen haute couture’cüler Christian Bérard ve Jean Cocteau gibi sanatçılar tarafından yaratılan yaklaşık 200 adet cansız mankenden oluşan ve dünyayı dolaşan “Théâtre de la Mode” (Moda Tiyatrosu) sergisini yarattılar. 1946 yılından itibaren de moda çevreleri yavaş yavaş bu yeni oluşumun etrafında toplanmaya başladı. Ancak küçücük sobaların etrafında soğuktan büzüşerek ısınmaya çalışan dünya güzeli mankenlerin, üzerlerine kalın kazaklar giyerek dikiş diken yetenekli terzilerin hali gerçekten yürekler acısıydı. Atölyelerde maalesef bütün makineleri çalıştırmaya ya da aydınlatmaya yetecek kadar elektrik yoktu. Théâtre de la Mode, bu ekonomik dar boğaz yıllarında savaş kurbanları ve Fransız modası için bağışlar toplamak adına tüm Britanya’yı, İskandinavya’yı ve ABD’yi dolaştı.

Dior kendi haute couture moda evini 12 Şubat 1947’de kurdu ve kısa sürede Paris modasının parlayan yıldızı oldu. Onun seksi koleksiyonu düşük omuzları, büstiyerleri, kemerlerle sarılmış incecik belleri, uzun etekleri ile savaş dönemi modasının maskülen tarzının tam bir antitezi gibiydi.Amerikan Harper’s Bazaar dergisinin editörü Carmel Snow’un o ayki sayısında attığı “New Look” başlığı yalnız Dior’un koleksiyonununa değil, moda dünyasında girilen yeni döneme de adını verdi. Londralı modacı John Cavanagh ise bu yeni stili “kadın bedeninin yüceltilmesi” olarak tanımlıyordu.

Aslında “New Look” koleksiyonunun yaratılması için kullanılan kumaş miktarı savaş yıllarının yarattığı o ekonomik kriz ortamında bir yanıyla yüz kızartıcı bir durumdu. Bu yüzden koleksiyon önce Kraliçe Elizabeth ve Londra’daki Fransız Konsolosluğu’nun soylu aile bireylerinden oluşan küçük bir topluluğa gizlice sunuldu. İngiliz Ticaret Odası tarafından çok ayıplanmış olmasına rağmen özellikle de Prenses Margaret’in giysilerin dişiliğinden ve gençliğinden etkilenerek çok benimsemesinin ardından “New Look” koleksiyonu tüm dünyada da popüler oldu.

Amerikan Harper’s Bazaar dergisinin Genel Yayın Yönetmeni Carmel Snow, “Bir moda editörünün görevi moda akımlarını henüz moda olmadan fark etmek ve ilan etmektir” diyor ve ekliyor: “Modacılar koleksiyonlar yaratır, fakat moda dergilerinde yayınlanmadan hiçbir ürün moda olarak yerleşemez ya da kabul görmez.”Dolayısıyla geçmişten günümüze stil ve moda dergilerinde yayınlanan fotoğraflar ve ilüstrasyonlar modanın algılanmasında ve tüketiciye sunulmasında çok önemli bir rol üstlendi. Savaş sonrası dönemde ilüstrasyonlardan çok fotoğraflar önem kazanmaya başladı. Doğal ışık kullanılarak, Suzy Parker ve Barbara Goalen gibi dönemin ünlü fotomodelleri ile sıra dışı mekanlarda ve dramatik pozlarla çekilen moda fotoğrafları moda editörlerinin benimsediği yeni modern tarzı yansıtıyordu.

İlkbahar/Yaz - Sonbahar/Kış…
Moda evlerinin ilkbahar/yaz ve sonbahar/kış olmak üzere yılda iki koleksiyon hazırlayıp defilelerle sunmaya başlamaları da o yıllara rastladı. Belirli bir ritüel içinde gerçekleştirilen defileler önce günlük giysilerle, yani sabah kıyafetleri ve öğleden sonra kıyafetleri ile başlıyor, sofistike gece elbiseleriyle son buluyordu. Haute couture müşterileri gardıroplarını her sezon yenilemek için özel zaman ve efor harcıyorlar, tasarımcılarla dostluk kurmaya çalışıyorlardı.

Defilelerde günlük kıyafetleri resmi öğleden sonra elbiseleri, kokteyl elbiseleri, tüm gece kullanılacak davet elbiseleri ve daha kısa süren davetlerde giyilebilecek gece elbiseleri izliyordu. Kıyafetler arasındaki bu sınırlamalar aradan yıllar geçtikçe ve sosyal kodlar kırılmaya başladıkça azalarak, sadeleşmeye başladı.İlk kez 1920’li yıllarda ortaya çıkan kokteyl elbiseleri savaş sonrasında yeniden popüler oldu. Bu elbiseler akşam saat 6 ile 8 arası genellikle ayakta geçirilen ve çok da yakın olmayan davetlilerin bulunduğu kokteyllerde giyilirdi. Bu kostümlere zaman zaman eldivenler de eklenir, etekler zarif detaylarıyla dikkat çekerdi. Christian Dior 1954’te yayınlanan “Küçük Moda Sözlüğü” kitabında kokteyl kıyafetlerinin oturulduğu zaman kırışabilecek siyah tafta, saten, şifon ve yün kumaşlardan tercih edilmesi gerektiğini yazmıştı. Zamanla, eldivenlerle ve şapkayla kombine edilen “siyah mini elbise” bu tür kokteyllerin vazgeçilmez ikonu haline gelecekti.Gece kıyafetlerinin sunulduğu defileler gece elbiseleriyle başlıyor, dans elbiseleri, uzun gece elbiseleri, ihtişamlı gece elbiseleri ve özel gala elbiseleri olarak çeşitlenerek sıralanıyor, ve en son gelinlikle tamamlanıyordu. İşlemeler ve mücevherlerle süslenen tuvaletler resepsiyonlarda, balolarda, opera ve tiyatro galalarında giyiliyordu. Bazı kıyafetler ise çok özel bir davet için ve sadece bir kez giyinmek üzere dikiliyordu. Ünlü modacılar bir yandan da önemli diplomatik davetler ve resmi toplantılar için müşterilerine çok pahalı haute couture kıyafetler dikiyorlardı.

Couture’ün yaratılışı özellikle de Fransa için milli gurur meselesiydi. “Podyumdaki mankenlerim yeni bir modayı yaymak amacıyla dünya sularını fethe çıkan ihtişamlı bir donanmayı andırıyor”, diyen Christian Dior’un bu sözleri o gururun boyutlarını fazlasıyla yansıtıyordu.Dior’un 1957 yılında ölümü modanın bu altın çağının sona ermesine neden oldu. Değişen sosyal ve ekonomik koşullar modayı özel haute couture atölyelerindeki kişiye özel üretimden, endüstrileşmenin de etkisiyle seri üretime, büyük caddelerdeki butiklere taşıdı. Altın Çağ’ın mirası bugün hala Paris’teki haute couture moda evlerinde ve Savile Row’un özel sipariş atölyelerinde sürdürülmeye devam ediyor.Ve her ne kadar üretim biçimleri bugün çok farklı olsa bile tasarımcısından üreticisine tüm moda endüstrisi hala Dior’un açtığı o yolda ‘yeni görünüm’lere ve yeni stillere doğru aynı inançla ilerliyor.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Yorum yaz! :: Arkadaşına Gönder
0 yorum yazilmistir
« Önceki - Sonraki »